Issız tepelerde güneşe bakıp saati tahmin etsem; haberim olmasa hiç perşembeden, pazartesiden…

Issız tepelerde güneşe bakıp saati tahmin etsem; haberim olmasa hiç perşembeden, pazartesiden.

Günün hangi saatinde okursam okuyayım bu mısralar bana aynı şeyi düşündürüyor: Zamanın ne kadar yapay bir kavram olduğuna, hayatımızı ne kadar parçalara böldüğüne dair bir farkındalık. Bir takvim yaprağının bize söylediği şeyler, aslında hayatın kendisi değil. Ama biz, doğduğumuz andan itibaren o yaprakların ritmine ayarlanıyoruz.

Issız bir tepe hayal ediyorum. Saat yok, telefon yok, internet yok. Güneşin gökyüzündeki konumundan zamanı tahmin etmeye çalışıyorum. Öğle vaktiyle ikindi arasındaki o ince farkı, gölgelerin biraz daha uzamasından çıkarıyorum. Ve işte tam o anda anlıyorum: Ne perşembe var orada, ne pazartesi. Günler, adlarını bizden başka hiçbir şeyden almıyor. Doğa kendi döngüsünde akıyor. Güneş doğuyor, güneş batıyor. Hepsi bu.

Bazen kendime soruyorum: Biz gerçekten pazartesiden mi yoruluyoruz, yoksa pazartesinin bizim üzerimize yüklediği anlamdan mı? Çünkü pazartesi, takvimde kırmızıyla çizilmiş bir başlangıç gibi duruyor. Çoğu insan için işin, okulun, sorumlulukların geri dönmesi demek. Ama o ıssız tepede, pazartesi yalnızca gökyüzünün biraz daha bulutlu olması anlamına gelebilir. Ya da rüzgârın yön değiştirmesi. İnsan, doğanın içinde kaybolduğunda anlıyor ki, günlerin yükü aslında bizim uydurduğumuz bir şey.

Bu yüzden hep merak etmişimdir: Zamanın farkında olmadan yaşamak nasıl olurdu? Bir köyde, takvime bakmadan, sadece mevsimlerin değişimini hissederek yaşamak… Çiçeklerin açışına göre ilkbaharı bilmek, yaprakların sararmasıyla sonbaharı hissetmek. Belki de insanın en saf özgürlüğü bu olurdu. Çünkü zamanı biz icat ettik. Zamanın parçalara ayrılmış hali, yani perşembeler, pazartesiler, aslında biraz da zincirlerimiz.

Benim de hayatımda çok oldu bu zincirleri hissettiğim dönemler. Sabah uyanıp saate bakmadan edemediğim zamanlar… Geç kalma telaşıyla başlayan günler… Ama sonra dönüp bu mısraları düşününce kendime şunu soruyorum: Acaba gerçekten geç mi kalıyorum, yoksa yalnızca bana dayatılmış bir düzene mi yetişemiyorum? Belki de ben hiçbir yere geç kalmıyorum. Güneş aynı şekilde doğup batıyor, kuşlar aynı şekilde ötüyor. Geç kalan sadece benim zihnim, o da toplumsal kurallara.

Bu yüzden bana göre “ıssız tepe” sadece bir mekân değil, aynı zamanda bir ruh hâli. İnsan bazen kalabalıkların içinde bile kendini ıssız bir tepede gibi hissediyor. Kimseyle konuşmadan, sadece kendi iç sesiyle baş başa kaldığında, işte orada günlerin önemi azalıyor. İnsan kendisiyle konuşmaya başladığında, takvimler ve saatler anlamsızlaşıyor. Çünkü kendi içimizde akıp giden başka bir zaman var. Kalbin ritmiyle ölçülen, düşüncelerin akışıyla akan bir zaman…

Ben bazen deniyorum bunu. Saati bir kenara bırakıyorum. Pencereden gökyüzüne bakıp yalnızca gölgelerin değişimini izliyorum. Başta zor geliyor, çünkü alışmışız: “Saat kaç oldu, ne zaman yemek yiyeceğim, kaçta yatacağım?” diye. Ama biraz sabredince fark ediyorum ki aslında hayat, saatsiz de akıyor. O anlarda içimde tuhaf bir huzur oluyor. Çünkü sanki zincirlerim çözülüyor.

Ve işin ilginç yanı şu: O huzurda bir süre kalınca, günlerin isimleri de siliniyor. Pazartesi yok, perşembe yok. Sadece an var. Belki de bizi en çok yoran şey, anı yaşayamayışımız. Çünkü hep bir sonraki güne, bir sonraki saate koşuyoruz. Ama o ıssız tepede, güneşe bakarak zamanı tahmin etmeye çalıştığında, aslında tek bir hakikat kalıyor: Şimdi.

O yüzden düşünüyorum da, belki de en büyük özgürlük, zamanı unutabilmekte gizli. Günlerin adını, saatlerin anlamını silmekte… Çünkü insan gerçekten unuttuğunda, işte o zaman kendisiyle barışıyor. Ve belki de hayatın bütün ağırlığı o zaman hafifliyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir